24 Eylül 2007 Pazartesi

Gökcisimlerinin Adları

Eski çağlardan bu yana insanlar, gökyüzüne bakmış, onun güzelliği ve ulaşılmazlığına ilgi duymuşlar. Eski Yunanlılar ilk yıldız atlaslarını oluşturmuş, gökcisimlerine çeşitli adlar vermişler. O zamanlardan günümüze değin pek çok yıldız atlası oluşturulmuş. Bugün biz de modern bir yıldız kataloğuna ya da gökyüzü haritasına baktığımızda, değişik adlandırmalarla karşılaşırız. Bunlar biraz karmaşık görünseler de temelleri aslında daha önce kurulan adlandırma sistemlerine dayanır.
Bir yıldız kataloğuna ya da gökyüzü haritasına baktığımızda, pek çok adlandırmayla karşılaşırız. Takımyıldızlara verilen adlar, genellikle Eski Yunanlılar’ın verdikleri adlardır. Eski Yunanlılar, gökyüzünü belli bölümlere ayırmış, ilk yıldız kataloglarını oluşturmuşlar; her takımyıldıza ayrı bir ad vermişler. Bu ilk yıldız atlasları 48 takımyıldızdan oluşmaktaydı. Bugünkü gökyüzü atlaslarıysa çeşitli biçimlerde ve büyüklükte 88 takımyıldız içeriyor. Bu takımyıldızların adları, birtakım canlı varlıklardan, günlük hayatta kullanılan araç ve gereçten ya da mitolojiden gelmektedir. Bugün, modern gökbilimde kullanılan takımyıldız adları çoğunlukla Latince’dir.
Yıldızların parlak olanlarına verilen adlar genellikle Arapça’dan gelmedir. 1982 yılında hazırlanmış olan Yale Parlak Yıldız Kataloğu’nda 835 yıldızın adı yer almış. Tüm bu adları ezberlemek olanaksız olmakla birlikte, çıplak gözle görebildiğimiz yıldızların sayısı 4000’i aşmaktadır. Günümüzde ise çok gelişmiş teleskoplar sayesinde, gözlenebilen gökcisimlerinin sayısı milyonlarla ifade ediliyor.
Günümüze değin hazırlanan çeşitli yıldız kataloglarında farklı adlandırmalara gidilmiştir. 1600’lerin başlarında, Johann Bayer adlı bir gökbilimci, hazırladığı Uranometria adlı yıldız atlasında, yıldızları tanımlamak için Yunan alfabesindeki harfleri yıldızın bulunduğu takımyıldızın başına getirdi. Örneğin, Cygnus (Kuğu) Takımyıldızı’nın en parlak yıldızını Alfa Cygni, ikinci parlak yıldızını Beta Cygni olarak adlandırdı. Yunan alfabesindeki 24 harfin bazı takımyıldızlardaki tüm parlak yıldızları adlandırmakta yetersiz kaldığı durumlarda, birbirine yakın konumda yer alan yıldızları adlandırırken, aynı harf, yanına bir sayı eklenerek kullanılıyordu. ?1 Orionis, ?2 Orionis gibi…
1712 yılında, İngiliz gökbilimci John Falmsteed, takımyıldızlardaki yıldızları batıdan doğuya doğru, sağ açıklık yönünde numaralandırdı. Bu yöntem, harita üzerinde bir yıldızı bulurken büyük kolaylık sağladı. Falmsteed kataloğundan bir örnek verecek olursak, 80 Virginis (Virgo=Başak), 79 Virginis’in hemen doğusunda, 81 Virginis’in hemen batısında yer alır. Falmsteed bu biçimde 2682 yıldızı numaralandırdı. Günümüzdeki modern yıldız haritalarında, parlak yıldızların hem Bayer harfleri, hem de Falmsteed numaraları verilir.
19. yüzyılda, gittikçe daha büyük teleskopların yapılmaya başlanması ve gözlenebilen gökcisimlerinin sayısının yüz binleri bulması sonucu, artık bu yıldız katalogları ihtiyacı karşılamıyordu. 1859 yılında, Bonn Üniversitesinde bir gökbilimci olan F.W.A. Argelander, gökyüzünü dik açıklık yönünde her biri bir derece genişliğinde olan ve boylu boyunca sağ açıklık yönünde uzanan ince bantlara böldü. Her bandın içinde kalan yıldızları, içinde bulundukları takımyıldızların ne olduğuna bakmadan, sağ açıklıklarına göre numaralandırdı. Örneğin, gökyüzünün en parlak yıldızlarında Vega, bu katalogda BD +38°3238 olarak adlandırılmıştır. (BD, Bonner Durchmusterung sözcüklerinin baş harflerinde oluşur ve “Bonn Araşıtırma” anlamına gelmektedir.) Buna göre Vega, +38 ve +39 dik açıklıklar arasında, 0h sağ açıklıktan sonra, 3238. yıldızdır. BD kataloğunun aslı 324 188 yıldız içerir ve gökkürenin yarısından biraz fazlasını (-2° dik açıklığa kadar) kapsar. Daha sonra, bu katalog genişletilerek, tüm gökküreyi kapsayan ve toplam 1 071 800 yıldız içeren bir katalog oluşturulmuştur.

Bugün en çok kullanılan yıldız kataloğu ise Annie J. Cannon’un 1911 - 1915 tarihleri arasında hazırladığ ı Henry Draper (HD) yıldız kataloğudur. Yıldızların sağ açıklıklarına göre sıralandığı bu katalog, 225 000 yıldız içeriyor ve her birinin tayf türü veriliyor.

Bugüne kadar hazırlanmış en kapsamlı katalog ise, Hubble Uzay Teleskopu için oluşturulan Hubble Space Telescope Guide Star Catalog’dur (HST GSC). Bu katalog 19 milyona yakın gökcismini içeriyor. Bunların yaklaşık 15 milyonunu yıldızlar, geriye kalanın çoğunluğunu da gökadalar oluşturuyor. Bu katalogda GSC 1234 1132 olarak adlandırılan bir gökcismi, gökyüzündeki 9537 küçük bölgenin 1234’üncüsünde yer alan 1132’inci gökcismidir.

Değişen yıldızların adlandırması ise tümüyle kendine özgü bir sistemle oluşturulmuş. Bu sistem, Argelander tarafından kurulmuş. Argelander’in sistemine göre, bir takımyıldızda keşfedilen ilk değişen yıldız, içinde bulunduğu takımyıldızın başına R harfi getirilerek adlandırılmış. İkinci keşfedilene S, üçüncüye T getirilir ve bu Z’ye kadar devam eder. Z’den sonra RR, RS, …., RZ, SR, SS, …. SZ, …., ZZ, AA, AB, …., AZ, BB, …., BZ, …., QZ’ye kadar gider. Bazı takımyıldızlarda bu 334 tanımlama yetersiz kalmaktadır. Bu durumda, QZ’den sonra adlandırma basitçe V335, V336, …. olarak devam eder. Biraz karmaşık da olsa, değişen yıldızları adlandırmakta kullanılan yöntem bu.

Yıldızların adlandırmalarına ve yıldız kataloglarına kısaca değindikten sonra, gelelim yıldız kümeleri, bulutsular ve gökadaların adlandırmalarına. Bu gökcisimleri için hazırlanmış birçok katalog olmasına karşın, özellikle amatör gökbilimciler tarafından en çok kullanılanları Messier Kataloğu ve NGC’dir (New General Catalogue).

Charles Messier, 1700’lü yıllarda yaşamış bir Fransız gökbilimcidir. Bir kuyrukluyıldız avcısı olan Messier, öteki gökcisimlerini, yani yıldız kümeleri, gökadaları ve bulutsuları, kuyrukluyıldızlarla karıştırmamak için bir katalog hazırladı. Messier Kataloğu olarak bilinen bu katalog, 110 gökcisminden oluşuyor. Bu katalog, çoğunluğu kuzey yarıkürede yer alan bulutsu, yıldız kümesi ve gökada gibi çeşitli, en parlak gökcisimleri yer alıyor. Aslında, Charles Messier’in amacı, bu yıldız kümeleri, bulutsular ve gökadaları gözlemek değil, kuyrukluyıldızlarla karıştırmamak amacıyla onların yerlerini belirlemekti. Çünkü, bu gökcisimleri, özellikle de küçük teleskoplarla bakıldığında kuyrukluyıldıza benzetilebilir.

Messier, 15 kuyrukluyıldız keşfine imza attı; ancak, bunların çoğu bugün anımsanmıyor. Messier Kataloğu, yaklaşık iki yüzyıl önce hazırlanmış olmasına karşın, içerdiği gökcisimleri, amatör (bazen de profesyonel) gökbilimcilerin en çok gözledikleri gökcisimleridir.

Messier kataloğundaki gökcisimlerinin sırası, sağ açıklık sırasına bağlı değildir. Messier onları, keşif sırasına göre numaralandırmıştır ve numaranın önüne bir “M” harfi koymuştur. Örneğin, Andromeda Gökadası Messier Kataloğu’nda M31 olarak adlandırılmıştır. En ünlü Messier cisimleri arasında, Ülker Açık Yıldız Kümesi M45, Herkül’deki küresel Küme M13, Orion Bulutsusu M42 vardır. Uygun gözlem koşullarında, Messier Kataloğundaki gökcisimlerinin çoğu, 7×50’lik bir dürbünle gözlenebilmektedir. 70-80 mm çaplı bir teleskoplaysa, bu gökcisimlerinin hepsi görülebilir.

Sadece yıldız kümeleri, bulutsular ve gökadalar için hazırlanmış kataloglar arasında, Messier kataloğundan çok daha kapsamlı olanı, Danimarkalı gökbilimci John Dreyer tarafından hazırlanan NGC’dir. Adında “New” yani “Yeni” sözcüğü bulunmasına karşın, bu katalog 110 yıl önce hazırlanmıştır. NGC’deki gökcisimleri, sağ açıklıklarına göre sıralanmışlardır. Başlangıçta 7840 gökcismi içeren katalog, daha sonra yine Dreyer tarafından yeniden düzenlenerek Index Catalogues (IC) adını aldı. IC ile 13 226 gökcismi kataloglandı. NGC kataloğu, günümüzde de yeni düzenlemeleriyle kullanılmaktadır. Özellikle de amatör gökbilimciler, Messier Kataloğu çok az gökcismi içerdiğinden, bu katalogdan sonra, NGC’yi kullanırlar. 7×50’lik bir dürbünle, NGC’de yer alan gökcisimlerinin parlak olanlarını görmek mümkün. 200 mm çaplı bir teleskopla bu katalogda yer alan gökcisimlerinin tümü görülebilir.

Astronomi Terimleri

Işık yılı : Astronomi biliminde kullanılan, ışığın boşlukta bir yılda kat ettiği uzaklığa eşdeğer, yaklaşık 10 trilyon kilometreye eşit uzaklık birimi.

Asteroit : Boyutları 1 000 kilometreyi aşmayan küçük gezegen.

Yıldız : Çekirdeğinde termonükleer tepkimeler gerçekleşen, çok sıcak gazlardan oluşan ve ışık yayan, yaklaşık olarak küresel gök cismi.

Gökada : Tutarlılığı çekim gücüyle sağlanan, çok büyük, yıldızlar ve yıldızlar arası maddeler kümesi.

Bulutsu (nebula) : Yıldızlar arası ortamın gaz ve toz bulutu.

Paralaks : Ele alınan belirli bir gökcisminin Dünya’ya olan uzaklığına eşit bir uzaklığın, bu gökcisminden hangi açı altında görüleceğini belirten açısal birim.

Yıldız :Kızgın gazlardan oluşan etrafına ısı ve ışık yayan parlak gök cisimlerine yıldız denir. Güneşimizin bir yıldız olduğunu söylemeye gerek yok herhalde..

Gökyüzü : Gözümüzün görebildiği sınıra kadar olan, mavi kubbe, gök, gök kubbe, sema.

Ufuk : Gök kubbenin yerle birleştiğini gördüğümüz ve bir çeşit sınır vazifesini gören bu çembere ufuk denir.

Uzay ( Feza ) : İnsanın gözlem araçları ile ulaşabildiği noktalar arasındaki varlık alanıdır. Başka bir ifade ile, bütün gökcisimlerinin içinde bulunduğu büyük boşluk, feza.

Evren : İnsanın gerek araçlarla gerekse de düşüncesi ile ulaşabildiği varlık alanın tümüdür. Başka bir ifade ile, bütün yıldızlan, yıldız kümelerini, gökadalarını, bulutumsuları içine alan maddeyle dolu uzayın bütünü, kâinat, âlem. Uzayla evren arasındaki farkı şöyle de özetleyebiliriz. uzay ; bir apartmandaki daireler, merdivenler, koridorlar, odalarken, evren ise apartmanın bütünü yani kendisidir.

Gözlem Evi : Gözlemlerin yapıldığı, gözlem için gerekli araç ve gereçlerin bulunduğu ve kullanıldığı, kütüphanesi ve yönetimi bulunan kuruluşa gözlem evi denir.

Astronom : Astronomi ile uğraşan bilim adamına astronom denir.

Astronomi Birimi : Yerküre ile güneş merkezi arasındaki ortalama uzaklık birim olarak seçilirse, bu uzaklığa astronomi birimi (AB) denir

Astronomi Birimi (AB) = Yer-Güneş uzaklığı = 1.5×10^11 m

Işık yılı (Iy) = 63240 AB= 9.5×10^15 m

Parsek (pc) = 206265 AB = 3.1×10^16 m =3.26 Iy

Angström : Işığın dalga boyu ölçümünde kullanılan bir ölçü birimidir.

1 Å = 10^-10 m

Astronomi Birimi : Astronomide kullanılan ve Dünya yörüngesinin ortalama yarıçapına, yani 149 597 870 kilometreye eşit uzaklık
birimi (simgesi:ab).

Samanyolu : Tam bir gökküre turu yapan ve kendine özgü görünümü, büyük bir yıldız ve yıldızlar arası madde birikimiyle açıklanan, çevresel biçimi düzensiz, beyazımsı kuşak.

Parsek : Astronomide kullanılan ve paralaksı 1 olan bir gökcisminin uzaklığına denk düşen uzaklık birimi (simgesi:pc). (Parsek, 3,26 ışık yılına eşdeğerdir.)

Gezegen : Bir yıldızın, özellikle Güneş’in çevresinde dönen, kendiliğinden ışık saçmayan gök cismi.

Uydu : Kütlesi daha büyük bir gökcisminin, özellikle bir gezegenin çevresinde dönen gökcismi.

Güneş Sistemi : Güneş’in baskın bir çekim uyguladığı Gökada bölgesi; bu bölgede yer alan çeşitli gökcisimlerinin tümü.

Kadir : Parlaklık ölçüsü birimi kadir olarak adlandırılır.Kadir değeri negatif ,0 ve pozitif değerler alabilir.Parlaklık, pozitiften negatife doğru kaydıkça artmaktadır.İki tür parlaklık vardır.

· Görünen Parlaklık ( m ) : Göz dürbün teleskop gibi ışık alıcısına ulaşan ışığın parlaklık değerine görünen parlaklık(m) denir.Bunun için kutup yıldızının görünen parlaklığı +2,12 kadir kabul edilerek yıldızın parlaklığı kutup yıldızıyla karşılaştırılarak görünen parlaklık tesbit edilir.

Güneşin görünen parlaklığı : m = -26,84 kadir

Aldebaran görünen parlaklığı : m = -1,06 kadir

Antares görünen parlaklığı : m = +1,22 kadir

Sirius görünen parlaklığı : m = -1,58 kadir

· Mutlak Parlaklık ( M ) : Yıldızların uzaklığına göre değişmeyen parlaklık birimidir.Bir yıldızın 10 parsek uzaklıkta düşünüldüğü zaman sahip olduğu parlaklık değerine o yıldızın mutlak parlaklığı denir.

Güneş’in mutlak parlaklığı : M = +4,85 kadir

Aldebaran yıldızının mutlak parlaklığı : M = -0,1 kadir

Sirius A yıldızının mutlak parlaklığı : M = +1,3 kadir

Evrenin Yaradılışı ve Yapısı

Uçsuz bucaksız gökyüzüne bakıp da hayran olmamak elde değildir. Çıplak gözle görülebilen sayısız yıldız bile evrenin ne kadar karmaşık bir yapıda olduğunu fark etmemiz için yeterli. Ama çıplak gözle gördüğümüz gökyüzü evrenin milyarda birlik bir kısmını bile temsil etmiyor. Gerçekte evren insan aklının almakta zorluk çekeceği bir büyüklüğe ve karmaşıklığa sahip. Güneş sistemini barındıran Samanyolu galaksisi dahil yaklaşık 100 milyar galaksiden ve sayısız gök cisminden oluşan devasa boyutlardaki evrenin çapı, devamlı genişlemeğe devam etmektedir. Evren büyüklüğü yanında, ilginçliği ve karmaşıklığı ile de akıl sınırlarını zorlamaktadır. Evrende var olan enerjinin sadece %10′luk kısmı tanımlana bilen maddelerden (gezegenler, yıldızlar, karadelikler ve çeşitli gazlar) oluşmaktadır, geri kalan enerjinin %90′lık kısmı “Karanlık madde” ismi verilmiş olan gözlemlenemeyen ve tanımlanamayan maddelerden oluşmaktadır. Bu denli büyük ve karmaşık olmasına rağmen, evrende var olan sayısız gök cismi eşi görülmemiş bir denge örneği göstermektedir. Evrenin tüm bu özellikleri kozmolojiyi bilim adamları için en popüler bilim dallarından biri haline getirmiştir. Şu an yaşamakta olan ve günümüze dek yaşamış tüm büyük bilim adamları evreni araştırmış ve özellikle teorik kozmoloji alanında çok büyük çalışmalar yapmışlardır.

Big Bang (Büyük Patlama) :

Bilim adamları böylesine kompleks bir yapıya sahip olan evrenin oluşumu hakkında tarih boyunca değişik fikirler ve teoriler ortaya atmışlardır. Fakat diğer konulardaki anlaşmazlıklara rağmen günümüzde evrenin başlangıcı konusu, bilim adamları arasındaki tam bir fikir birliği ile “Big Bang” adı verilen teoriye dayandırılmaktadır. Bu teori evrenin 10-20 milyar yıl önce “yoktan var edildiğini” ileri sürmektedir. Yani zamanımızdan 10-20 milyar yıl önce madde ve zaman yokken “Big Bang” adı verilen büyük bir patlama ile aniden madde ve zaman yaratılmıştır. “Big Bang” teorisi ilk olarak 1922 yılında Alexander Friedmann tarafından ortaya atıldı. O güne kadar evrenin durağan olduğunu savunan bilim dünyasının bu yeni teoriyi kabullenmesi hiçte kolay değildi. Çünkü bu teori evrenin, zaman ve maddeden bağımsız olan tüm boyutların üzerindeki bir güç tarafından yaratıldığı anlamına geliyordu. Aynı zamanda “maddenin sonsuzdan gelip sonsuza gittiğini” iddia eden materyalist felsefe kökünden çürütülmüş oluyordu. Özellikle materyalist bilim adamları bu teoriyi kabul etmek istemedi. Fakat “Big Bang” gerçeğini görmezlikten gelmek çok zordu. Ünlü astronom Edwin Hubble 1929 yılında yaptığı gözlemler sonucunda evrenin devamlı genişlemekte olduğunu ispatladı, bu ispat Big Bang teorisi için çok büyük bir kanıttı. Hubble’ın bu buluşu teorinin büyük bir bilim kesimi tarafından kabul görmesini sağladı, teoriyi kabullenmek istemeyen ve genişleyen evren modeline uygun değişik teoriler oluşturmaya çalışan bir kaç bilim adamı ise ancak1989 yılındaki “Big Bang” teorisinin kesin zaferine kadar dayanabildiler. Teorik hesaplamalara göre büyük patlamadan arda kalması gereken radyasyonu araştırmak üzere NASA tarafından 1989 yılında fırlatılan CUBE uydusu bu radyasyonu fırlatılışından sekiz dakika sonra belirleyerek “Big Bang” teorisini kesin olarak kanıtladı. Bu kanıttan sonra artarda gelen diğer kanıtlar teoriyi desteklemeğe devam etti. Evrendeki enerjinin bilinen kısmının büyük bölümü yıldızlarda, Hirojenin (H), füzyon sayesinde Helyuma (He) dönüşmesi ile oluşmaktadır. Bu enerji dönüşümü evrenin başlangıcından bu yana devam eden bir süreçtir. Eğer evren sonsuzdan beri var olsaydı hidrojenin tümünün helyuma dönüşmüş olması gerekirdi. Fakat şu an evrende var olan hidrojen, helyum oranı teorik hesaplamalara göre “Big Bang” ‘den bu yana olması gerektiği gibidir. Bu ve benzeri bir çok delil “Big Bang” teorisinin güçlenerek ilerlemesini sağlamaktadır.

Evrenin İlk Anları Ve Büyümesi :

Büyük patlamadan önce madde varolmadığına göre maddeye bağımlı olan zamanın varlığından da söz edilemez. Bu noktada bir fikir ayrılığı olmadığına göre Big Bang’den öncesinden söz etmemiz mümkün değil. Bizim inceleye bileceğimiz, büyük patlama anında neler oldu? Nasıl oldu da böylesine büyük bir patlama ile bu kadar kompleks yapıya sahip bir evren oluştu? gibi soruların cevaplarıdır. Bu soruları ancak teorik kozmoloji verilerine dayanarak yanıtlaya biliriz. Fakat elimizde gerekli veriler olmadığı için Big Bang anını açıklamakta fizik teorileri yetersiz kalıyor. Daha önceki anlarda neler olup bittiği konusunda henüz kesin deliller bulunmadığı için şu an en fazla patlamadan sonraki 0,00001′inci saniyeden bahsedebiliriz. Patlama anında ortaya çıkan muazzam sıcaklık, patlamadan 0.00001 saniye sonra kuarkların (atom altı parçacıkların) proton ve nötronları oluşturabileceği seviye kadar düştü, bu noktada tek atomdan oluşan ve en basit yapıya sahip element olan H (hidrojen) elementi oluştu. Patlamadan birkaç dakika sonra milyar derece cinsinden ifade edilebilecek değere düşen sıcaklık sayesinde “döteryum”, “helyum” ve “lityum” elementleri oluşmaya başladı. “Büyük Patlama” anından sonraki genişleme hızı çok hassas bir değerdedir. Yapılan teorik hesaplamalara göre bu genişleme hızı, gerçekte olandan milyarda bir daha yavaş gerçekleşseydi muazzam kütle çekim etkisi ile evren kendi üzerine çökerek tekrar yok olacaktı. Tersi bir şekilde, evrenin genişleme hızı milyarda bir daha hızlı olsaydı atom altı parçacıklar atomu ve dolayısıyla evrende var olan gök cisimlerini oluşturamayacak şekilde dağılacaktı. İlk atomların ve elementlerin oluşmasından sonraki uzunca bir süre evren genişlemeye ve soğumaya devam etti evren yeteri kadar soğuduğunda kütle çekiminin etkisi ile gazlar yoğunlaşarak değişik gök cisimlerini oluşturmaya başladı. Evrende var olan hidrojen ve helyum dışındaki tüm elementler yıldızların oluşumundan sonra, bu yıldızların çekirdeğinde gerçekleşen nükleer tepkimler ile üretilmiştir. Bu gök cisimlerinin bir araya gelerek niçin galaksileri oluşturduğu henüz kesin olarak açıklanabilmiş değildir. Bunun açıklanması “kara enerji” ve “kara delik” olarak adlandırılan gök cisimlerinin tam olarak anlaşılmasına bağlıdır. Sonuç olarak bu günün bilimsel şartları ile kesin bir şekilde açıklayamadığımız bir süreç sonunda evren şu anki kompleks yapısına geldi ve her geçen saniye genişlemeye devam ediyor.

Evrenin Yapısı :

Yazımızın başında da bahsettiğimiz gibi evren akıl almaz komplekslikte bir yapıya sahiptir. Evrenin bazı bölümlerinde çok büyük boşluklar varken, bazı bölümleri yoğun bir şekilde gök cisimleri ille doludur. İlk bakışta dağınık gibi görünen bu yerleşim şekli aslında Big Bang teorisinin ön gördüğü şekilde, homojen bir evreni oluşturmaktadır. Evren, 400 milyon ışık yılından daha geniş bir bölümü incelendiğinde homojenlik göstermektedir. Big Bang’den sonra hidrojen ve helyumdan oluşan gazlar kütle çekim enerjisi ve dönmelerinden kaynaklanan manyetik etkinin yardımı ile yoğunlaşarak değişik gök cisimlerini oluşturdular. Yine bu Büyük Patlama sonucunda oluşan ve “kozmik fon ışınımı” adı verilen radyasyon bütün evrene yayılmış durumdadır. Gök cisimlerinin yoğunluk gösterdiği bölgelere galaksi (gökada) adı verilmektedir. Kesin olmamakla beraber galaksilerin hemen hemen hepsinin merkezinde galaksiyi dengede tutan büyük bir karadelik varolduğu tahmin edilmektedir. Fakat yapılan inceleme ve hesaplamalar var olan karadelik ve diğer gök cisimlerinden kaynaklanan kütle çekim etkilerinin bu galaksileri bir arada tutmaya yetmeyeceği fark edilmiştir. Bu noktada teorik olarak var olan fakat tanımlanamayan ve gözlenemeyen başka bir maddenin varlığı bulunmuştur. Bilinen hiç bir fiziksel tanıma uymayan ve tamamen görünmez olan bu maddeye “karanlık madde” adı verilmektedir. Karanlık madde evrende var olan maddenin yaklaşık olarak %90′lık kısmını oluşturmaktadır. Karanlık maddenin dışında kalan ve tanımlana bilen gök cisimleri genel olarak gezegenler, meteorlar ve yıldızlardır. Ömrünü tamamlayan yıldızların ölümü ile oluşan beyaz cüceler, nötron yıldızları ve daha karmaşık bir yapıya sahip olan karadelikler evrenin en yoğun ve hakkında en az bilgi bulunan diğer cisimleridir. Ömrünü tamamlayan yıldızların “nebulla” adı verilen patlamaları sayesinde çekirdeğinde üretilen ağır elementler uzaya dağılır ve meteor şeklinde gezegenlerin üzerlerine yağar. Bu yolla demir gibi ağır elementler gezegenimize patlayan yıldızlardan bir hediye olarak gelmektedir.

Evrenin gerçek yapısının şu an bilinenden daha karmaşık olduğu tahmin edilmektedir. Henüz açıklanamayan bir çok enerji şekli evrenin değişik bölümlerinde görev yapmaktadır. Örneğin yakın dönemdeki bir keşfe göre, evren giderek yavaşlaması gerekirken aksine hızlanan bir genişleme göstermektedir. Bu genişlemenin nedenini ve kaynağını bir türlü açıklayamayan kozmologlar bu güce “karanlık enerji” adını verilmiştir. Günümüzde çoğu hesaplara ve tahmine dayanan bir çok teori ileri sürülerek evrenin yapısı anlaşılmaya çalışılmaktadır. Fakat evreni tam olarak anlamak için çok geniş zaman dilimlerine uzanan ve belki de insan neslinin hiç birinin göremeyeceği kadar uzun sürecek inceleme ve gözlemlere ihtiyaç vardır. Tahminen, gelişen teknolojinin beraberinde getireceği ileri seviye teleskoplar ve geliştirilecek yeni gözlem sistemleri ile insan oğlu çok kısa zaman dilimleri içerisinde kozmoloji alanında bu gün olduğumuzdan çok daha büyük bilgilere sahip olacaktır.

Evrenin Sonu :

Devasa büyüklüğe ve akıl almaz karmaşıklığa sahip olan bu muhteşem evren her şey gibi bir gün son bulacaktır. Bu sonun nasıl olacağı sorusu evrenin kapalımı yoksa açık mı olduğu sorusunun cevabına bağlıdır. Peki “kapalılık “ve” açıklık” ne anlama geliyor. Kapalılık, evrenin genişleme hızının kütle çekim enerjisini yenecek kadar büyük olmadığı anlamına gelir. Evrenin açık olması ise, genişleme hızının kütle çekim kuvvetini yenecek kadar büyük olduğu, yani evrenin büyük patlama anındaki hızının kurtulma hızının üzerinde olduğu anlamına gelmektedir. Şu an teorik fizikçiler evrenin kapalı yada açık oluşu ile ilgili kesin bir yargıya sahip değiller. Evren ister açık olsun ister kapalı üzerindeki bu muhteşem denge eninde sonunda bozulacak ve madde bir şekilde yok olacaktır. Eğer evren kapalı ise genişlemesi bir gün duracak ve Big Bang’in tersi bir şekilde, kütle çekiminin etkisi altında kalan everen zamanla küçülecek, ısınacak ve sonuçta sonsuz yoğunluk ve sıfır hacme ulaşarak yok olacaktır. Kesin bir bulgu olmamasına rağmen, bilim adamalarının çoğu evrenin sonunu bu şekilde tanımlamaktadırlar. Eğer evren açık ise üzerine çöküş gerçekleşmeyecek, fakat geçen zamanla birlikte genişleyen evren soğuyacak ve üzerindeki maddeyi oluşturan tüm enerjiyi harcanarak yok olacaktır. Bu ikinci yok oluş senaryosuna göre 1014 yıl sonra evrendeki tüm yıldızların yakıtı tükenecek ve bu enerji tükenişi ile soğuyan evren yaklaşık 101500 yıl sonra tamamı ile demire dönüşerek var olan tüm enerjisini tüketecek. Şimdilik everenin sonu hakkında ancak bu iki olasılıktan birinin gerçekleşebileceği tahmin edilmektedir. Evren yok olduktan sonra yeni bir evrenin oluşup oluşmayacağı ise insan oğlunun cevaplandırılamayacağı bir soru olarak gizemini korumaktadır.

9 Eylül 2007 Pazar

Güneş sistemi

Güneş ve uyduları ile birlikte gezegenler, kuyruklu yıldızlar ve meteor akımları da dâhil olmak üzere, onun etrâfında dönen gök cisimleri. Güneş ve güneş çevresinde dolanan gök cisimlerinden meydana gelir. Güneş sisteminde gezegen, uydu, kuyruklu yıldız ve meteor bulunur. Güneş sisteminin oluşumu ile ilgili en çok bilinen teori Kant-Lapslace teorisidir.

Bu teoriye göre güneş sistemi önce bir nebula (kızgın gaz kütlesi) idi. Daha sonra nebula soğudukça küçüldü ve ekseni etrafındaki dönme hızı arttı. Böylece merkez kaç kuvvetinin etkisiyle güneşten kopan parçalar uzaya yayıldı.

Güneş Sistemi’nde bulunan bütün gök cisimleri Güneşin çekim etkisi altındadır ve onun etrafında dönerler. Bu hareket, odak noktalarının birinde Güneş yer alan elips şeklindeki bir yörünge üzerinde olmaktadır. Güneş Sistemi, bütünüyle ve aynı yönde dönen bir disk şeklinde hareket halindedir. Güneş Sistemi’nin çapı yaklaşık 30 ışık yılı kadardır. Güneş sisteminde Dünyadan başka 8 gezegen vardır. Bunlar;

Güneş sistemindeki gezegenler ve Dünyaya göre büyüklükleri

Merkür (Utarit) 0.4
Venüs (Zühre) 0.95
Dünya (Yer) 1
Mars (Merih) 0.5
Jüpiter (Müşteri) 11
Satürn (Zühal) 9.5
Uranüs 4
Neptün 4
Plüton 0.2

Güneş Sistemindeki Gezegenlerin Özellikleri

1. Bütün gezegenler elips şeklinde bir yörüngede hareket ederler. Hızları ve yörünge uzunlukları farklıdır. Yörüngeleri birbirleri ile kesişir.

2. Gezegenler hem Güneş etrafında hem de kendi ekseni etrafında dönerler.

3. En küçük gezegen Plüton, en büyük gezegen ise Jüpiter’dir.

4. Güneş’e en yakın gezegen Merkür, bilinen en uzak gezegen ise Plüton’dur.

5. Dünya’ya en yakın gezegen Venüs’tür.

6. Dünya’nın 1, Mars ve Neptün’ün 2, Uranüs’ün 6, Satürn’ün 10 ve Jüpiter’in 12 uydusu vardır. Merkür ve Plüton’un uydusu yoktur.

7. Güneş’e yakın olan gezegenler daha hızlı, uzak olan gezegenler ise daha yavaş hareket ederler. Uzak olan gezegenlerin yörüngeleri daha uzun olduğu için Güneş etrafındaki dönüşlerini daha geç tamamlarlar.

8. Bütün gezegenler hem kendi, hem de Güneş etrafında batıdan doğuya doğru dönerler.

9. Bütün gezegenlerin yörünge düzlemleri, Güneş’in ekvator düzlemi içinde yer alır.

10. Bütün gezegenlerin eksenleri ile yörünge düzlemleri arasında eğiklik vardır.

11. Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün gibi gezegenlerin yoğunlukları küçük gezegenlere göre daha azdır. Bunun nedeni büyük gezegenlerin bileşimlerinin daha hafif maddelerden oluşmasıdır.

Gezegenler hakkında bilgi

MERKÜR (Mercury)

Güneşe uzaklığı: 46 - 58 - 69 Mio km
Yörüngesel dışmerkezlilik: 0.206
Yörüngesel eğiklik: 7 derece
Eksensel eğiklik: 2 derece
Çap: 4870 km
Kurtulma hızı: 4.2 km/sn
Kütle: 0.055 (Yer = 1)
Hacim: 0.056 (Yer = 1)
Yoğunluk: 5.44 (su =1)
En yüksek kadir: -1.9
Dolanım süresi: 88 gün
Eksensel dönme: 58.6 gün
Kavuşum dönemi: 116 gün Uyduları: Yok

VENÜS (Venus)

Güneşe uzaklığı: 107.3 - 107.5 - 107.8 Mio km
Yörüngesel dışmerkezlilik: 0.007
Yörüngesel eğiklik: 3.4 derece
Eksensel eğiklik: 178 derece
Çap: 12.104 km
Kurtulma hızı: 10.3 km/sn
Kütle: 0.815 (Yer = 1)
Hacim: 0.86 (Yer = 1)
Yoğunluk: 5.25 (su =1)
En yüksek kadir: -4.4
Dolanım süresi: 224.7 gün
Eksensel dönme: 243.16 gün
Kavuşum dönemi: 584 gün Uyduları: Yok

YER (Earth)

Güneşe uzaklığı: 147.2 - 149.6 - 152 Mio km
Yörüngesel dışmerkezlilik: 0.017
Yörüngesel eğiklik: 23.4 derece
Eksensel eğiklik: 0 derece
Çap: 12.753 km
Kurtulma hızı: 11.2 km/sn
Kütle: 1
Hacim: 1
Yoğunluk: 5.52 (su =1)
En yüksek kadir: - - -
Dolanım süresi: 365.2 gün
Eksensel dönme: 23 s 56 dk
Kavuşum dönemi: - - - Uyduları: 1 tane Ay

MARS

Güneşe uzaklığı: 208 - 228 - 248 Mio km
Yörüngesel dışmerkezlilik: 0.093
Yörüngesel eğiklik: 1.9derece
Eksensel eğiklik: 24 derece
Çap: 6790 km
Kurtulma hızı: 5.1 km/sn
Kütle: 0.107 (Yer = 1)
Hacim: 0.15 (Yer = 1)
Yoğunluk: 3.94 (su =1)
En yüksek kadir: -2.8
Dolanım süresi: 687 gün
Eksensel dönme: 24 s 37 dk
Kavuşum dönemi: 780 gün Uyduları: 2 tane Phobos, Deimos

JÜPİTER (Jupiter)

Güneşe uzaklığı: 740 - 777 - 815 Mio km
Yörüngesel dışmerkezlilik: 0.048
Yörüngesel eğiklik: 1.3 derece
Eksensel eğiklik: 3.1derece
Çap: 143.000 km
Kurtulma hızı: 59.5 km/sn
Kütle: 318 (Yer = 1)
Hacim: 1319 (Yer = 1)
Yoğunluk: 1.3 (su =1)
En yüksek kadir: -2.6
Dolanım süresi: 11.9 yıl
Eksensel dönme: 9 s 50 dk
Kavuşum dönemi: 399 gün Uyduları: 16 tane Metis, Adrastea, Amalthea, Thebe, Io, Europa, Ganymede, Callisto, Leda, Himalia, Lysithea, Elara, Ananke, Carme, Pasiphae, Sinope

SATÜRN (Saturn)

Güneşe uzaklığı: 1343 - 1425.5 - 1509 Mio km
Yörüngesel dışmerkezlilik: 0.056
Yörüngesel eğiklik: 2.5derece
Eksensel eğiklik: 26.4derece
Çap: 120.500 km
Kurtulma hızı: 35.4 km/sn
Kütle: 95 (Yer = 1)
Hacim: 744 (Yer = 1)
Yoğunluk: 0.7 (su =1)
En yüksek kadir: -0.3
Dolanım süresi: 29.5 yıl
Eksensel dönme: 10 s 14 dk
Kavuşum dönemi: 378.1 gün Uyduları: 17 tane Pan, Atlas, Prometheus, Pandora, Janus, Epimetheus, Mimas, Encaladus, Tetyhs, Telesto, Calypso, Dione, Rhea, Titan, Hyperion, Iapetus, Phoebe

URANÜS (Uranus)

Güneşe uzaklığı: 2733.6 - 2868.8 - 3004 Mio km
Yörüngesel dışmerkezlilik: 0.047
Yörüngesel eğiklik: 0.8 derece
Eksensel eğiklik: 98 derece
Çap: 51.120 km
Kurtulma hızı: 22.5 km/sn
Kütle: 14.6 (Yer = 1)
Hacim: 67 (Yer = 1)
Yoğunluk: 1.3 (su =1)
En yüksek kadir: 5.6
Dolanım süresi:84 yıl
Eksensel dönme: 7 s 14 dk
Kavuşum dönemi: 370 gün Uyduları: 15 tane Cordelia, Ophelia, Bianca, Cressida, Desdemona, Juliet, Portia, Rosalind, Belinda, Puck, Miranda, Ariel, Umbriel, Titania, Oberon

NEPTÜN (Neptune)

Güneşe uzaklığı: 4455.3 - 4494 - 4532.5 Mio km
Yörüngesel dışmerkezlilik: 0.009
Yörüngesel eğiklik: 1.8 derece
Eksensel eğiklik: 28.8 derece
Çap: 50.538 km
Kurtulma hızı: 24.1 km/sn
Kütle: 17.2 (Yer = 1)
Hacim: 57 (Yer = 1)
Yoğunluk: 2.1 (su =1)
En yüksek kadir: 7.7
Dolanım süresi: 164.8 yıl
Eksensel dönme: 16 s 7 dk
Kavuşum dönemi: 367.5 gün Uyduları: 8 tane Naiad, Thalassa, Despina, Galatea, Larissa, Proteus, Triton, Nereid

PLÜTO (Pluto)

Güneşe uzaklığı: 4450.5 - 5898.5 - 7374 Mio km
Yörüngesel dışmerkezlilik: 0.248
Yörüngesel eğiklik: 17.1derece
Eksensel eğiklik: 122derece
Çap: 2323 km
Kurtulma hızı: 1.1 km/sn
Kütle: 0.002 (Yer = 1)
Hacim: 0.007 (Yer = 1)
Yoğunluk: 2.02 (su =1)
En yüksek kadir: 14
Dolanım süresi: 248 yıl
Eksensel dönme: 6 gün 9 s
Kavuşum dönemi: 367 gün Uyduları: 1 tane Charon

2 Eylül 2007 Pazar

Güneş sistemindeki gezegenlerin sınıflandırılması

Gezegenler değişik şekillerde sınıflandırılırlar:

Yapılarına göre:

*Terrestrial (Dünya benzeri, kayalık) gezegenler:
Merkür, Venüs, Dünya ve Mars (Bu sınıftaki gezegenler büyük oranda kaya ve metallerden oluşmuşlardır, nispeten yüksek yoğunluktadırlar. Rotasyonları yavaştır. Halkaları yoktur. Hiç ya da az sayıda uyduya sahiptirler.
*Jovian (Jupiter benzeri, gazlardan oluşmuş) gezegenler:
Jupiter,Satürn, Uranüs, Neptün (Bu sınıftaki gezegenler büyük oranda hidrojen ve helyumdan oluşmuşlardır. yoğunlukları düşüktür, rotasyonları hızlı, derin atmosferlere, halkalara ve çok sayıda uyduya sahiptirler)
*Pluto (sınıflamanın dışında değerlendirilir.)

Büyüklüklerine göre:

Küçük gezegenler :
Merkür, Venüs, Dünya, Mars ve Pluto (Çapları 13.000 km’den küçük olanlar)
Büyük gezegenler :
Jupiter, Satürn, Uranüs, Neptün (Çapları 48.000 km’den büyük olanlar)
Merkür ve Pluto bazen (lesser) minik gezegenler olarak da sınıflandırılırlar, Büyük gezegenler de genelde gaz devleri olarak anılırlar.

Güneşe olan uzaklıklarına göre:

İç Gezegenler:
Merkür, Venüs, Dünya ve Mars
Dış gezegenler:
Jupiter, Satürn, Uranüs, Neptün ve Pluto
Mars ve Jupiter arasındaki Asteroid kuşağı iki sınıf arasındaki sınırı oluşturur.

Dünyaya bağıl pozisyonuna göre:

1.Alçak (Inferior) gezegenler:
Merkür ve Venüs
2.Dünya
3.Yüksek(Superior) gezegenler:
Mars, Jupiter, Satürn, Uranüs, Neptün ve Pluto

Tarihsel olarak

*Klasik Gezegenler:
Merkür, Venüs, Mars, Jupiter, Satürn (Tarih öncesi çağlardan beri bilinen, çıplak gözle görülebilen gezegenler)
*Modern Gezegenler:
Uranüs, neptün, Pluto (Modern çağlarda keşfedilmiş, optik aletler kullanmadan görülmesi mümkün olmayan gezegenler)
*Dünya

Uzay yolculuğu ve Roketler

roket.jpgRoket:Atış sırasında mekanik olarak yön verilen, yörüngesinin başlangıcında özitmeli olarak yol alan ve daha sonra yalnız balistik kanunlarına bağlı kalan mermi.(Özel silahlardan farklı olarak, roket güdümlü değildir.) Bazen, bu tip mermileri atan hafif füzeatarlar için kullanılır. Özellikle XIV. yy. da, itici gücünü içindeki barutun yanmasından sağlayan humbarası: İngiliz generali Congreve’in icadı olan humbaraya ”Roket” adı verilmiştir.

Roket terimi, devindirici elemanını barutlu bir tapadan meydana gelen özitmeli taktik mermiler için kullanılır. Yalnız tepkiye sağlanan ilk hareket sırasında patlama olmaması, hem geri tepme problemini ortadan kaldırır, hem de basit ve hafif atış malzemesinin kullanılmasına imkan verir: ince namlular, çok namlulu çerçeveler v.b. Atış sıhhati az olduğu için, roket ancak çok yakın veya çok büyük hedeflere karşı kullanılabilir ve güdümlü bir mermi değil de, balistik kurallarına göre yol alan bir fırlatma mermi olduğu ölçüde özel silahlardan ayrılır. Çukur imla hakkıyla doldurulmağa çok elverişli olan roket, tanksavar silahlarda çok kullanılır (müttefiklerin bazoka’sı ve Almanların Panzerfaust’u). Ayrıca, füze-radarlarla donatılmış olsun veya olmasın, roket, uçaklarda kullanılan ve gerek düşman uçaklarında taarruzda (1945’te yapılan hesaplara göre, 1 000 m mesafeden atılan her iki roket bir uçak düşürmüştü), gerek yerdeki birliklerin desteklenmesinde çok yararlı olan bir silahtır. En çok kullanılanı 127 mm çapında olan bu çeşit mermilerde geri tepmenin olmayışı, otomatik silahların uçak kanatlarına yüklediği büyük kuvvetleri ortadan kaldırmaktadır.

Roketlerin füzelerden farkı, roketlerin sadece roket motorlarıyla, füzelerin ise hem roket motorları hem de herhangi bir jet motoru ile tahrik edilebilmesidir. Roket motorları hem yakıtı hem de yakıtın yanmasını sağlayan oksitleyici maddeyi bünyesinde bulundurur. Dış atmosfer havasına ihtiyaç duyulmaz. Bu sebeple dış çevreye bağlı olmadığı için boşlukta dahi çalışabilir. Esas olarak katı ve sıvı yakıtlı olmak üzere iki çeşide ayrılırlar. Katı yakıtlı roket motorlarının değişik ebatlarda olanları vardır. Yapıları basittir. Silindirik bir basınç kabı ve bunun içinde bulunan yakıt oksitleyici karışımı, egzozt ve ateşleyiciden ibarettir. Yakıt ve oksitleyici (nitrogliserin ve nitroselüloz) ya ayrı ayrı bulunur veya oksitleyici yakıt içine gömülmüş kompozit şekilde bulunur. Kompozit yakıt-oksitleyici, roket gövdesine dökülerek doldurulabilir. Bu şekilde çok ince ve hafif yapılı roketler yapmak mümkündür.

Sıvı yakıtlı roket motorları balistik füzeleri ve uzay araçlarını tahrik etmede kullanılır. Yakıt ve oksitleyici oksijen tanklarda sıvı olarak depo edilir. Pompa, boru ve valflerden sonra karışan yakıt ve oksijen yanma odalarına sevk edilir. Yakıt olarak benzin gibi hidrokarbonlar, JP-4 ve alkol kullanılır. Roketlerde yakıttan istenen en önemli özellik tepkinin maksimum olması için yüksek sıcaklıklarda hafif olmasıdır. Bunu sağlayan en iyi yakıt hidrojen olmasına rağmen yoğunluğu düşük olduğundan çok büyük tanklar ve pompalara ihtiyaç göstermektedir. Bu sebeple hidrojen, yüksek performanslı büyük araçlar için uygun bir yakıttır. Diğer bir roket motor tipi olan nükleer roket motorlarında egzozttan çıkarak tepki saplayan bir akışkan mevcuttur. Depoda sıvı olarak bulunan bu akışkan bir nükleer reaktörden geçerek sıcak gaz haline gelir ve enerjisi artar. Hidrojen bu motorlarda elverişli bir akışkan olmasına rağmen, amonyak daha yoğun bir gaz olduğundan amonyağın depolanması daha kolaydır.

Sezyum, sodyum veya lityum gibi ir alkalinin ısıtmakla elde edilen iyonlarının hızlandırılarak egzozsttan atılması suretiyle tepki elde etmeye yarayan iyon motorları da bir tip roket motorudur. Bu motorlar uzay araçlarının uzayda manevra yapmasında kullanılır. Bir rokette motorlar tek veya kademeli olarak birden fazla da bulunabilir.

Roketlerin Tarihi:Barutla, roketin kullanılması hemen hemen aynı tarihlere rastlar. M.S. 1200’lerde Çinlilerin kağıtlara sardıkları kara barutu roket gibi kullandıkları iddia edilmektedir. Kayıtlara geçmiş ilk roketin kullanıldığı yer, 1232 tarihli Kayfeng kuşatmasıdır. Avrupa’da ilk roket 1258’de Cologne’de rastlanmaktadır.1258’den itibaren 20 sene içinde Avrupa’da Roger Bacon, Albertus Mağrus, gibi isimler roketle ilgilenirken birçok Arabi kitaplarda roketler hakkında geniş malumat mevcuttur. Bu tarihlerde roektler kendisini, kara muharebelerinden çok yelkenleri yaktığı için deniz muharebelerinde gösterdi. Seringapatan’da (1792-1798) cereyan eden savaşlarda Haydar Ali ve ordusuna ait roektler sebebiyle çok kayba uğrayan İngilizler silah olarak kullanılabilecek roket imali için çalışmaya başladılar. Birkaç sene sonra roketlerin menzili 200 m.den 3000 m.ye ulaştı. Cengreeve’nin roketleri ilk defa 1805’te Bouloğne’de deniz taarruzunda kullanıldı. Bu dönemde birçok Avrupa devleti roket birlikleri kurdu.

1846’da Williom Hale, uçuş esnasında roketlerin egzxozt kısmına üç küçük meyilli metal taktı. Bu küçük kanalcıklar vasıtasıyla roketler dönerek gidiyor ve daha isabetli oluyordu. Birinci Dünya Harbi’nde Fransızlar, Almanların topçu ileri gözetleyicisi olarak kullandıkları balonları düşürmek için katı yakıtlı roketleri kullanırken, Almanlar da bunların daha geniş ve ipli olanlarını kullandılar. Fakat bu arada özellikle tahrip maksatlı roektler üzerinde yoğun çalışmalar yapıyorlardı. Daha sonra Fredich Krupp’un firması tahrip maksatlı roketlerin seri imalatına başladı. Bu roketlerde yakıt %50 nitrogliserin, %41 nitro selüloz, %9 karbonitten müteşekkil idi. İngiltere, Almanya ve Amerika’da da yakıt tüpleriüzerine geniş araştırmalar yapılıyordu.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında özellikle Amerika’nın geliştirdiği AT-MI roketi, en gelişmiş bir antitantik roketiydi. İlk defa 1943 senesinde Tunus’a karşı kullanıldı. “Bazuka”adı ile anılan bu roket 3.75 cm. boyunda ve 5.9 cm çapında idi. Tesirli menzili 180 metre olan bu rokete yeni keşfedilen “Munroe Prensibi” ile çalışan patlayıcı konuldu. Bu roketlerle beton ve çelik zırhlar delinebilmiştir. Bu roketin daha kuvvetli ve daha tekamül etmiş tipi olan 8,75 cm.lik roket ilk defa Kore’de denendi. Daha sonra 11,25 cm.lik M-8 roketleri seri olarak imal edilmeye başlandı. 12,5 cm.lik HUAR, 18 cm.lik denizcilerin kullandığı tahrip roketleri ve 16.25 cm.lik uçak roketi RAM bu gelişmeleri takip etti.

İkinci Dünya Harbi yıllarında İngiltere’nin 9,25 cm. “Z” roketleri, Rusların Katusha adlı roketleri, Almanların “Nebelwerger 41” ve “Rhenbote” adlı roketleri kullanıldı. Japonların ise bu sırada roketleri pek gelişmiş değildi. Savaştan sonraki son 10 sene içinde 1000 kg. katı yakıtlı roketler yapılmıştır. Katı yakıtlı roket yardımcı kalkış elemanları (RAKE)ler üzerine de yapılan uzun araştırmalar sonucunda büyük gelişmeler kaydedildi. Bundan sonra Almanya’da sıvı yakıtlı RAKE’ler üzerinde çalışmalar yapıldı. Sıvı yakıtlı roketler 19372den sonra yaygınlık kazanmaya başladı. Bu çalışmaları Amerikalı fizikçi Robert Hutehings Goddard (1882-1955) başlattı. 1935 senesinde yapılan deneyler başarılı oldu. Bu çalışmalar Avrupa’ya sıçradı. 1950’lerin ortalarına kadar 15 değişik ülkede 20 roket tekamül heyeti ortaya çıktı. Çalışmalar hızlandı ve bakışlar fezaya yöneldi.

Alman Roketleri:1932’ye kadar sivil geliştirilmeye çalışılan sıvı yakıtlı roketler bu tarihten sonra askeri sahada yerini aldı. Bu maksatla yapılan çalışmalar sonucunda A1-A2-A3-A5 ve 1942’de A4 roketleri yapıldı. 8 Eylül 1944’de Hollanda’dan İngiltere’ye V2 roketleri atılmaya başlandı. V1 roket değil, insansız bir jet bombası idi. U2 roketlerinden 1300 kadar atıldı. 1115’i İngiltere’ye ulaştı. 2724 kişi öldü. V2 roketlerinin menzili 300 km.yi buluyordu.

ABD Roketleri:İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 80 adet A4 roket parçası toplandı ve bunların ışığında Meksiko City’de çalışmalara başlandı. Çalışmalara, davet edilen general Dornberger ve Dr. Van Broun da katıldı. A4’ler ve bundan sonra da Viking’ler üretilmeye başlandı. Vikinglerin son tipinin menzili 1954’de 158 mile ulaştı. Daha sonra 250 mile ulaştı. Daha sonra 250 mile (400km.) ve 1956’dan sonra da Bumper, Jüpiter C, X-17 ve Farside roketleri ile de 5000 km. ye ulaşıldı. Farside roketi 2400 metre yüksekte bir balondan fırlatılan dört bölmeli bir rokettir. Amerika’da yapılan bu çalışmalar dünya yörüngesine gönderdiği roketler ve en sonunda da Ay’a ulaşmaya kadar devam etmiştir. Başlangıçtan itibaren feza çalışmalarında kullanılan roketler şöyle idi: Scout, Eksplorer, Son Marco (Ther-Agena-D), Agene-D, Alouette, DeHA, TAD, Atlas D, Centour, Titan II, Titan III-c, Satürn I, Pegasus I, Apollo serisi, Satürn IB, Satürn II, Satürn IV B ve nihayet Satürn V91.000 kg. itme gücüne sahip 177 kilometrelik yörüngeye 120 tonluk yükü yerleştirebilecek kapasitedeydi. Bu arada “roket uçakları” üzerinde çalışmalar sürdü. İlk çalışmalar Almanya’da başladı. Planörlerle başlayan çalışmalar, sırasıyla HE-176 uçağı, HE-112, Me-163, Me-163A, Me-163B ve Notter uçağı ile devam etti.

Amerika uzay araçlarını fırlatmak maksadı ile katı yakıtlı Scout ve Agena D roketlerini yaptı. Daha sonra yapılan delta roketleri sıvı yakıtlıdır. Bu roketler dört kademelidir. Tiros ve Telstor uyduları delta roketi ile fırlayılmışlardır. Mariner IV’ü Mars’a götüren roket Atlas D ve Agena D roketlerinin birleşimi idi.Kademeli olan bu roketlere füze denir. Uzay araçlarını fırlatmakta kullanılan çok katlı roketler arasında Centaur, Titan, Satürn türlerini saymak mümkündür. Bunların hepsi güdümlü füze sınıfına girer.

SSCB Roketleri:İkinci Dünya Harbi’nin sonuna kadar kayda değer bir çalışması olmayan Rusya, İkinci Dünya Harbi’nden sonra iki adet Alman V-2 roketi ele geçirdi. Hemen çalışmalara başlayarak 400 adet V-2 roketinin kopyasını yaptılar. Proje ve planlarını da ele geçirerek beş adet uçaksavar roket tipi, beş kadar deniz kuvvetlerinde kullanılacak roket çeşidi, taktik ve kıtalararası balistik füze yaptılar.

İlk Rus peyki olan Sputnik 1, T-2 roketi daha sonra peykler ve insanlı feza araçları Vostok ve sıvı yakıtlı bir roket olan Vostok T-3 roketiyle fırlatıldı.

Ay’a İniş

Binlerce yıl, insanoğlu Ay’ı ancak gökyüzünde izlemiş, yüzlerce yıl ise Ay’a bir gezinin gerçekleştirilmesini düşlemiştir.Ama yüzlerce yıl, bu yalnızca düş olarak kalmıştır.

20. yüzyılın ortasında artık bu düş, gerçekleşme evresine girmiştir.1961 yılı Mayıs ayında, Amerika’da Başkan John F. Kennedy, ‘ Yirmi yıl içinde Amerika’nın Ay’a ulaşıp geri dönmesinin gerekliliğini açıklamıştı.Kenndy, bu tasarının ‘zorlu ve pahalı’ olacağını da belirtmişti.

Bu, gerçeği hafife almak sayılırdı.O yıllarda Amerika ancak uzayın eşiğine adım atmıştı.5 Mayıs 1961 günü astronot Alan Shepard 15 dakikalık yarım yörünge uçuşuyla 160 km. yüksekliğe çıkabilmişti.Daha önce, 12 Nisan 1961 tarihinde Sovyet kozmonot Yuri Gagarin, Dünya yörüngesinde bir uçuşu tamamlamıştı.Kenndy’nin yukarda sözünü ettiğimiz konuşmayı yaptığı sırada, Amerika, Ay’a bir keşif gezisi tasarlıyordu.Fakat o zaman için Ay’a iniş yapabilecek bir uzay aracı olmadığı gibi, yeterli bir fırlatıcı bile yoktu.

Ay yörüngesinde randevu

İlk önce insanoğlunun Ay’a iniş yapabileceği bir yolculuk programının, ayrıntılı olarak hazırlanması gerekiyordu.Bunun için çeşitli yöntemler denenebilirdi.Amerika’nın Ulusal Hava ve Uzay programlama Kurulu (NASA) Ay yörüngesinde Randevu adıyla açıklanan bir tasarıya girişti.Bu tasarıya göre, uzay aracı önce Dünya’ya yakın bir yörünge içine fırlatılarak, oradan Ay’a yanaşıp yörüngesine girecekti.Araç donatımından bir bölme, Ay yüzeyine inecekti. Yakıt ve gerekli dönüş donatımıyla uzay aracının ana parçası, yörünge içinde kalacaktı.Ayrıca, Dünya atmosferine yeniden girişi sağlayacak iniş aracı da, yine yörünge içinde bekleyecekti.Lunar orbit tasarısında, yakıt ve donatım ağırlığı en az düzeye düşürülmüştü.Böylelikle tüm sistem daha hafif olduğu kadar, yalınç ve, daha önemlisi, ucuza malolan bir özellikteydi.

Tarihi bir gerçeği, bu noktada açıklamanın gerekli olduğu kanısındayız.Bu olaydan 8 yıl önce, İngiliz ‘Gezegenler Arası Yolculuk’ kuruluşu üyelerinden Anthony Kunesh ve Keneth Gatland, Ay’a insanoğlunun ilk inişi için en uygun yöntemin ‘Lunar Orbit Rendezvous’ (Ay Yörüngesinde Randevu) tasarısı olduğu sonucuna varmışlardı.1953’de yayınladıkları ‘Uzay Yolculuğu’ adlı kitaplarında, bu konuyla ilgili ayrıntılı açıklamalar yapmışlardı.

Amerikalıların uygulamasına geri dönecek olursak, dünya tarihinde en büyük tasarının gerçekleşmesi yolunda, ünlü uzay aracı ve fırlatıcı roket çalışmaları böylece başlatılmıştı.

Apollo aracının yapımı sırasında, 1961 ve 1963 yılları arasında, altı tane tek kişilik Mercury uçuşlarıyla insanoğlunun uzay koşullarına uyumu kanıtlandı.1965 ve 1966 yıllarında bu deneyleri, iki kişilik Gemini yörünge uçuşları izledi.Böylelikle, insanoğlunun uzayda iki hafta kadar kalıp, uzay aracından dışarı çıkarak, bu yürüyüş’ler sırasında yararlı görevler yapabileceği de kanıtlanmış oldu.

Saturn 1B ve Apollo araçları Kumanda ve Servis Modüllerinin insansız olarak denemeleri de, bu arada yapılmıştı.Büyük serüven, hiç beklenmedik bir kaza sonucu ertelendi.Virgil Grissom, Edward White ve Roger Chaffee adında üç astronot, fırlatma alanında bir deneme sırasında araçları yanarak ölmüşlerdi.Gerçi olay üzücüydü, ve gecikmelere neden oldu.Ama uzay aracının daha güvenilir biçimde geliştirilmesine yol açtı.

İnsansız uçuşlar, Satürn V Ay roketi ile Ay Aracı’nın denemesi için yapılmıştı.İlk kez astronotların uçuşu Apollo 7 aracılığıyla başladı.Walter Schirra, Donn Eisele ve Walter Cunningham, Apollo Kumanda aracılığıyla, 1968 yılı Ekim ayında, 10 gün Dünya yörüngesinde kalmışlardı.

Ay’a Doğru

1968 yılının Aralık ayında, Ay’a ilk uçuş gerçekleştirildi.Ama bu Ay’a iniş değil, yalnızca çevresinde bir dönüş olacaktı.Apollo 8 aracının tarihi gezisini Frank Borman, James Lovell ve William Anders yapmıştı.Noel günü ve gecesi , Ay yörüngesinde on dönüşle görevlerini tamamlamışlardı.İnsanoğlu ilk kez Ay’ı 100 km. kadar yüksekten izlemiş, gelecek birkaç ay içindeki deneylerine merakla ip uçları aramıştı.Başarılı görev, halka İncil’den ‘‘Dünyanın yaratılışı’’ parçası okunarak uygun bir süprizle kutlandı.

‘‘Başlangıçta Tanrı gökyüzünü ve Dünya’yı yarattı…’’ sözleriyle başlayan yayın, Kaptan Lovel’in 370.000 kilometreden gelen sesiyle kesilmişti: ‘ Ve Tanrı ışığı ‘Gündüz’, karanlığı ise ‘Gece’ olarak tanımladı…’

Albay Borman, İncil’deki parçayı tamamladıktan sonra, ‘Apollo 8 mürettebatından iyi geceler dileğiyle mutlu Noeller.’ Diyerek sözlerine devam etti.’ … ve Tanrı Dünyamızdaki sizleri, hepinizi korusun.’

Apollo- Saturn V uçuş programı içinde, iki, astronotlu deney daha yapıldı. 3 Mart 1969 günü James Mc Divit, Davit Scott ve Russel Schweickart Dünya yörüngesine dalma yöntemini ve tasarlanan tüm proğramı uyguladılar.Bunu Apollo 10 izledi.18 Mayıs 1969 günü Thomas Stafford, John Young ve Eugene Cerman, Ay yörüngesinde aynı uçuşu yineleyerek, Ay’a iniş provalarının sonuncusunu başarıyla tamamladılar.

Apollo 11

Apollo 11, ‘insanoğlunun Ay’a inişi ve geri dönüşü’ görevini gerçekleştirecekti.Hemen hemen 400 bin Amerikalı hükümet görevlisi olarak, yada özel endüstri dallarında bu görev için çalışmıştı.Tasarı oldukça pahalıya çıkmıştı: Denemeler için toplam olarak o zamanın parasal değerine göre 23.021 milyon dolar harcanmıştı.

Dünyanın dört bir tarafında, milyonlarca izleyicinin gözleri önünde, 16 Temmuz 1969 günü olay gerçekleşti.Basından önemli kişiler, olay yerinden bu uçuşu izleme şansına erişerek unutamayacakları bir heyecan yaşadılar. Neil Armstrong, Edwin Aldrin ve Micheal Collins dünyanın tanık olduğu uçuşlarını böylece gerçekleştirmişlerdi.

İki bucuk gün süren, 250.000 millik Ay yolculuğu olaysız geçti.’Columbia’ adı verilen Kumanda bölmesi, Ay yörüngesine girmişti.Aynı anda Ay yüzeyinin renkli fotoğrafları televizyon ekranlarına gönderiliyordu. 128 km. kadar yükseklikten çekilen fotoğraflar, iniş alanını da gösteriyordu.Site 2 bölgesi olarak adlandırılan iniş pisti, Moltke krateri ile A.B.D I. Anayolu takma adı verilen bir geçit arasında ‘ Sessiz Deniz’ bölgesinde yer alıyordu.20 Temmuz günü Armstrong ve Aldrin, ‘Eagle’ (kartal) adındaki Ay aracına geçtiler.

Collins ‘Columbia’ kumanda aracında ( Servis Modülü) tek başına kaldı.Birkaç dakika sonra Armstrong iki saatlik inişine başladı.Daha sonra ‘Eagle’ aracından ( Ay Modülü) gelen bazı alarm sinyallerine karşın, kontrol aracı yetkilileri bu zil seslerinin ve yanıp sönen ışıkların önemsiz olduğunu açıklamışlardı.İnişten hemen önce Armstrong, otomatik komuta sisteminin aracı bir krater yükseltisine doğru saptırdığını görerek kontrolü ele aldı ve başarılı inişini gerçekleştirdi.

Kartal = Ay Modülü = Eagle = Lunar Modül = Ay Örümceği

‘‘ Sessiz Deniz Üssü konuşuyor: ‘Kartal’ inişini tamamlamış durumda.’’ Sözleri hiçbir zaman kulaklardan silinmeyecektir.

Ay Modülündeki iki astronot 20 Temmuz 1969 günü, saat 21: 18’de Ay’a inmişlerdi. Armstrong Ay yüzeyine bastığı anda, ‘Ay’daki bu ilk adım, insanoğlunun aşamaları adına dev bir adımdır.’ demiştir.Başka bir çeviride ise Armstrong’un Ay’a ilk adım attığında; ‘‘Bu bir insan için küçük fakat insanlık için dev bir adım dır’’ şeklinde dünyaya seslendiği ifade edilmektedir.

Armstrong ve Aldrin 21 saat 36 dakika Ay’da kalmışlardı.21 Temmuz tarihinde, saat 18: 54’de kalkışa geçerek Kumanda aracına ( Servis Modülüne bağlı Kumanda Modülüne ) döndüler.Collins’in pilotluğunda 24 Temmuz günü 17:51’de dakik bir inişle Dünya’ya döndüler.Başkan Kennedy’nin amacına ulaşılmıştı.Yirmi yıl dolmadan, insanoğlu Ay’a bir keşif daha yapacaktı.Apollo 12 aracıyla, ikinci Ay yolculuğu 14 kasım 1969 günü başlatıldı.